Nedir kardeşim bu yaşamak !

Sakın zamanı’nı  boşa harcama! Saat kaç oldu ? Hala çıkamadın bir evden! Oraya gidine kadar gece olur be! Sen gelene kadar ben şimdiye on kez gidip gelmiştim, bütün zamanı’nı boşa harcadın, hayatım hadi ama kahvaltıya geç kalacağız, bu trafiğinde Allah belasını versin geç kaldık toplantıya, saat 2’den sonra randevu veremem çünkü yetiştirmem gereken acil dosyalar var ( kısacası ikile, zamanım yok )… Buna benzer birçok cümle, özellikle zaman kavramını içeren cümleler hayatımızda yer etmiş durumda, hatta neredeyse yaşamımızın her anında bu cümleler ile karşılaşıyoruz. Sahi niye bu cümlelerle karşılaşıyoruz ? Bir işe geç kalmak istemediğimiz için olabilir, yemeğe çıkmamız gerekiyor ama eşimiz makyajını bir türlü bitirememiş, aynı zamanda konukları bekletmek istemediğimiz için bu tür cümleler kurabiliyor olabiliriz, hayata karşı ayakta kalmak istiyorsak tembelliğe yer yok, dakik olmak zorunda hissedebiliyor olduğumuz için veya bir topluluğa sunum yapmamız gerekiyor, bunun için sunumun giriş, gelişme ve sonuç kısmının süresini iyi ayarlamamız gerekiyor, bunun içinse zamanımızı iyi değerlendirmemiz gerektiği için olabilir… Bunların hepsi güzel yanıtlar ve haklı olarak verilmiş yanıtlar, eyvallah. Ama aynı zamanda hepsi yapay yanıtlar, oysa insan doğaldır ama burada verdiğimiz yanıtların, yazımızın başında, zaman kavramı ile ilğili cümlelerin hissiyatına kadar hepsi yapay.

Zaman: kurduğumuz ekonomik, kültürel ve sosyal sistemin değişmez parçalarından biridir. Yaşamımızı geçirirken, vücudumuzdaki milyonlarca hücremiz doğup, milyonlarcası ölürken, aradaki geçen süreyi bulmak amacı ile, belki hücrelerimizin ölümünü, DNA’larımızın hatalı kopyalanmasını değiştirmesek de, en azından geçen süreyi bilmek için bulduğumuz bir kavram. Ama bir yerde zaman bile yapay. Zamanın kendisi yapay değil ama bizim zamana bakış açımız yapay, sahte ( hatalı demek daha doğru olabilir). Burada doğal olan biyolojik saattir. Bir aslan karnı acıktığı zaman avlanır. Sabah, öğle ve akşam karnımı doyurmalıyım demez, uykusu geldiği zaman uyur, gece olmasını beklemez, çiftleşme ihtiyacı duyuyors ise “ben şimdi nasıl besleyeyim doğacak olan yavruları ? Zaten ortalıkta eskisi kadar avlanacak av’da kalmadı, zamanı uyğun değil, ben çitfleşmiyorum” demez, kendini güvende hissettiği an karşı cins aslan ile çiftleşir. Ama insan öyle değildir, insanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliği düşünebilme ve biyolojik saatinden bağımsız karar verebilme özelliğidir. Bir insanın karnı aç ise, doğal olarak beslenmesi gerekir ama insan karnı aç olduğu halde ve etrafında çeşit çeşit yiyecekler olsa bile beslenmemeyi seçebilir, işte bu çok önemli ve ilğinçtir. Zamanın kendisi gibi düşüncelerimiz, karar verme, seçebilme gücümüzde doğal ve yapaylıktan bağımsızdır. Ama bu güç hafife alınacak bir güç değil, derinliğini anlamamız gereken bir güç, yoksa bizi tekrar, şu anda bir çoğumuzun yaşamında olan ama çok azımızın fark edebildiği bir facianın eşiğine getirebilir. Peki nedir bu facia olan şey ? Tabiki de yaşamayı unutmak. Kendi kurduğumuz sistemin içinde, zaman kavramını bile kendimizce yontarak yapmış olduğumuz, yapaylığın içinde yaşamayı unutmak. Neredeyse herşeyi saatin yelkovanına endekslemek. Tatilde geçireceğiniz gün sayısını arttırmak için erken rezervasyon yaptırma telaşı, aylar öncesinden planını kurduğun, patronunun iyi gününde söylemeyi düşündüğün, bayramla beraber isteyeceğin fazladan iki günlük izin için girdiğin telaş, hafta sonunda kız arkadaşınla veya erkek arkadaşın ile beraber aldığın sinema biletininin yanmaması için telefonunu ya da anahtarını unutarak acele ile evden çıkarken ki halin, yıllık iznini nasıl değerlendireceğinin düşüncesi ile yelkovan ilerledikçe artan stres ve heyecanın; karışık, gıcık verici o anlamsız duyğu hali. Bunların hepsi daha fazla zaman kazanmak için. Ama gördüğüm kadarı ile daha çok zaman kazandıkça ( zamana, yapay ya da hatalı bakılarak kazanmaya çalıştığımız zaman ), daha çok kendimizi kaybediyoruz ve buna hayatın günlük stresi diyoruz. Hayır! Bu hayatın günlük stresi felan değil, bu tamamen kendi doğamızdan uzaklaşmamız sonucunda, kendimizden en uzaklarda, en ücra köşelerde kaybolup, ortaya çıkan yapay insanlardan başka bir şey değil. Bu yapay insanlar malesef hayatın, gerçek anlamda tadını çıkarmayı bilmeyen, vicdanı körelmiş yöneticilere, korkunun eğemen olduğu hakim ve savcılara, halkı, tüyü yolunması gereken tavuk olarak gören iş adamlarına ve iş kadınlarına dönüşebiliyor, dönüşebiliyoruz. Tabiki de tek etmen bu değil ama yaptığımız hatalı seçimlerin etkisi hatırı sayılır derece büyük. Oysa hayatın gerçek anlamda tadını çıkarmasını bilen insanlar, bir bakıma doğru, iyi olan insanlar etraflarına saçabildikleri kadar sevği saçıyorlar, gülebildikleri kadar gülüyorlar, bir ödülü hak ettiklerinde, durduk yere kendilerini ezmiyorlar, göguslerini gere gere evet ben bu ödülü hak ettim ve bunun tadını çıkarıyorum diyorlar, bu Dünya’da çalışıp yine bu Dünya’da keyif yapıyorlar ve en önemlisi bir işe veya gidilmesi gereken bir yere geç kaldıklarında yani zamanında yetişemediklerinde, geç kalmanın verdiği his ile de huzurlu veya mutlu olabiliyorlar. Yani stres ile kafa buluyorlar, stres ile barışık yaşamasını biliyorlar. Disiplinli oluyorlar ama disiplinsiz olmanın tadını da biliyorlar.

Peki insanın doğası nedir ? Bir insan neye göre kendi doğasından uzaklaşmış veya yakınlaşmış diyebiliriz ? Bu sorular yüksek dereceli felsefi sorular, yinede benim için insanın doğası sevgidir. Karşındaki kişiye insan olduğu için sevği duyabilmektir. Merhamet de çok önemlidir, insanın kendi doğasına yaklaşması için. Sokak hayvanları, merhamet duyabilmek için altın değerindedir. Su ya da yemek verdiğinizde üstünü kirletebilirler ama içinizi yani ruhunuzu, kalbinizi temizlerler.

Sonuç olarak kaliteli yaşamak için zamanı iyi kullanmalıyız ama insan sadece zamandan ibaret değildir. Dikkat edelim de zamanın içinde kaybolmayalım.

Yaşamak ne idi ?

Dün akşam youtube’de gezinirken çeşitli kişisel gelişim ve tecrübe sahibi kişilerin videolarını izledim. Bu videolar genel anlamda hayata dair görüş ve izlenimlerini paylaşan insanların yapmış olduğu içeriklerdi.

İkibuçuk, üç saatimi youtube’de harcadıktan ve birçok içeriği tükettikten sonra birşeyi fark ettim. Youtube birçok kişinin, aslında birçok farklı düşüncenin ifade edilmesini sağlayan bir platform ve onlarca farklı fikir ve düşünceyi bulabileceğiniz özgür bir alan, nitekim benim youtube içerisinde hayat görüşlerini, tecrübelerini dinlediğim kişilerin söylemleri hemen hemen aynıydı, sadece kelimeler ve cümlenin yapısı değişiyor ama anlatılmak istenen neredeyse hep aynıydı. Peki neyi anlatıyorlar gelin biraz maddeler halinde inceleyelim.

  • Yaşamak hayatta ki olumsuzluklara karşı direnebilmektir.
  • Yaşamak ciddi bir iştir.
  • Başarı ise zor olanı, belki de herkesin yapamadığını yapabilmektir.
  • Mutluluğun sırrı kendimiz olabilmektir ( ciddi birisi değilseniz yandınız 🙂 )
  • Yaşamak zordur, bedelleri vardır.
  • Bir işi başkası yapabiliyor ise sende yapabilirsin. Yapamadıysan senin ayıbın ( aynı işi yüzbin kişiden sadece bir kişi yapabiliyor olsa ve diğer doksandokuz bin kişi yapamıyor veya yapmıyor olsa dahi fark etmez, bu doksandokuz bin kişinin ayıbı ).

Yukarıdaki maddeler ilk bakıldığında neğatif yüklü maddeler gibi görünebilir. Tabiki pozitif ve birazda olsa değişik tecrübe, fikir ve düşünceler var ama benim araştırmam sırasında bu maddeler hep önüme geldi. Peki neden bu maddeler hayatımızda ön planda ? Aslında bunun sebebi yaşadığımız çevrenin zihniyeti. Belki de bu düşünceler çevre şartlarını değiştirmek, oyunun kurallarını baştan yazmak yerine, çevre şartlarına yani oyunun kurallarına adapte olmaya çalışmanın sonucu olabilir. Eğer böyle ise önümüze ne sunulursa ona razı olmaya, onu kabullenmeye çalışıyor olabiliriz ve bunun sonucunda da Klasik Türkiye’nin klasik alışkanlıklarını görüyoruz. Sürekli aynı olaylar arasında değişen ve aynı konularda sıkışıp kalınmış gündem ve bir süre sonra halkın bir kısmının gündemi takip etmesinin sonucu, aynı konularda başa sarıp durması, diğer kısmın ise gündemi hiç takip etmeyerek kendi Dünyalarına çekilmeleri. Tabi sonrasında ise halkın yapısının çok kolay olmasa da, kolay bir şekilde yönlendirilebilme ihtimali geldi aklıma nedense. Bu yönlendirme, yönlendiren kişilerin insiyatifine kalmış olabilir. Eğer iyi yönlendirirler ise halkın bu zayıf noktası ekonomik ve kültürel olarak iyileştirilebilir ve halkın zayıf noktasından eser kalmaz, taa ki yönlendiriciler hata yapana kadar…. Peki ya, zaten yönlendiriciler halkı iyileştirmek yerine daha fazla hasta etmek istiyorlarsa ?

Tabi bunların hepsi teori ama insan düşünmeden duramıyor işte. Konumuza dönecek olursak bu maddeler Türkiye’de hemen hemen hepimizin yaşadığı, hayatın zorlukları dediğimiz ama sadece Türkiye’de ki bizlerin yaşadığı zorluklar ile baş etmenin ( zorlukları yok etmek değil sadece adapte sağlamak ) yollarını gösteren maddeler aslında. Bunlar Tabiki de güzel maddeler, sonuç olarak yanlış maddeler değil ama şunu unutmamalıyız ki başka bir ülke de, tecrübe sahibi kişilerin, hayata dair söylemleri farklı olabilir. Mesela yaşamak ciddi bir iştir demeyebilirler, yaşamak herşeye rağmen gülebilmektir, somurtkan ve ciddi olmama lüks’üne sahip olabilme özğürlüğü diyebilirler, başarı zor olanı başarmak değil en basit şeyi bile mutluluk, huzur ile yapabilme durumu olarak tanımlayabilirler, hele ki gelişmiş ülkelerde hayata bakış açısı emin olabilirsiniz ki güzel Türkiyemizden çok farklı ve o farklılıklar yine kendi içlerinde birbirlerine karşı farklılık gösteriyorlar. Yinede enseyi karartmayalım, inanıyorum ki bir gün Türkiye, benim kendi gözlemime dayalı olarak gördüğüm tektipçi bakış açısı, manevi anlamda şimdiki’nin beş katı, hatta on katı bir değişime uğrayarak, zenğinliğe ulaşacak ve manevi zenğinliğe ulaştığımızda ise maddi zenğinlik zaten gelecektir merak etmeyin.